DILARA KOÇAK FAO Gıda Şampiyonu | The Good Wild Kurucu Ortağı | Beslenme Uzmanı Dünyanın sınırlı kaynakları ve hızla artan nüfusu, “Ne yemeliyiz?” sorusunun yanına çok daha kritik bir soruyu ekledi: “Geleceği nasıl besleyeceğiz?” Beslenme uzmanlığındaki 30 yılı aşkın tecrübesi...
DILARA KOÇAK FAO Gıda Şampiyonu | The Good Wild Kurucu Ortağı | Beslenme Uzmanı Dünyanın sınırlı kaynakları ve hızla artan nüfusu, “Ne yemeliyiz?” sorusunun yanına çok daha kritik bir soruyu ekledi: “Geleceği nasıl besleyeceğiz?” Beslenme uzmanlığındaki 30 yılı aşkın tecrübesini Birleşmiş Milletler Sürdürülebilirlik Hedefleriyle birleştiren, FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) tarafından 2025 yılı Gıda Şampiyonu seçilen Dilara Koçak; bugün yalnızca bir diyetisyen değil, aynı zamanda bir sürdürülebilirlik aktivisti ve etki girişimcisi.
Kurucu ortağı olduğu The Good Wild ile geleneksel Anadolu bilgeliğini teknolojiyle harmanlayarak “yabana dönüş” felsefesini sofralarımıza taşıyor. Topraktan tabağa uzanan döngünün hem insan hem de gezegen sağlığı için neden hayati olduğunu, atıksız mutfak stratejilerini ve gıda sistemindeki büyük dönüşümü Dilara Koçak ile konuştuk. Sizi tanıyabilir miyiz?
“Sizi tanıyabilir miyiz?”
— Dilara Koçak, FAO Gıda Şampiyonu & Beslenme Uzmanı
Sektörel Vizyon ve Stratejik Değerlendirme
Ben Dilara Koçak. Beslenme uzmanı, sürdürülebilir yaşam aktivistiyim. 30 yılı aşkın profesyonel hayatımda uzmanlığım gereği topraktan sofraya gıdanın değişim ve dönü şümünün insan, toplum ve ülkelerin sağlığına doğrudan sonuçlarına şahit oldum. Bu sebeple, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilirlik Amaçlarını kişisel amaçlar edindim. “Gezegen hasta, toprak hasta, hava hasta, su hasta” söylemiyle tüm bilgi ve tecrübemi uzun zamandır iklim krizi, sürdürülebilir yaşam, açlık ve gıda israfı konusuna yönlendirdim.
Yaklaşık 10 yıldır Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ve uzun yıllardır FAO destekçisi olarak sürdürülebilirlik, açlığa son, gıda okuryazarlığı gibi konularda çalışıyorum. Bu yıl da FAO tarafından, en onurlu unvanlardan biri olan; 2025 yılı Gıda Şampiyonu ilan edildim. “Geleceğin gıdası, teknoloji ile geleneksel bilgelik arasında bir denge kurabildiğimiz noktada anlamlı olacak” Gıda Şampiyonu Dilara Koçak: Gezegen Hasta, Çözüm Doğanın Ritmi ve Yabana Dönüşte FAO Gıda Şampiyonu | The Good Wild Kurucu Ortağı | Beslenme Uzmanı Dilara Koçak: Gezegen hasta, toprak hasta, hava hasta, su hasta...
Artık yalnızca‚ ne yemeliyiz?‘ sorusunu yanıtlamak yeterli değil RÖPORTAJ: SEDA GÖK dönüştürmeyi ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçişte köprü olmayı gerektiriyor. Kısacası benim için bu unvan, etki ve gerçek anlamda dönüşüm yaratmak demek. Bu unvanın, Türkiye’de gıda güvenliği ve sürdürülebilir beslenme konularında farkındalık yaratmada etkisi ne olabilir?
Türkiye, coğrafi konumu ve tarımsal zenginliği nedeniyle sürdürülebilir gıda tartışmasında son derece kritik bir yerde duruyor. Akdeniz iklimi, verimli tarım havzaları, köklü fermentasyon ve tohum kültürü... Bunlar kâğıt üzerinde muazzam avantajlar. Ama öte yandan tarım arazilerinin hızla azalması, gıda israfının artışı ve özellikle kırsal nüfusun sağlıklı gıdaya erişimde yaşadığı eşitsizlikler gerçeğini de görmek, farkındalık yaratmak gerekiyor.
Farkındalık tek başına yeterli değil elbette. Ama doğru bilginin doğru insanlara ulaşması, sürdürülebilir seçimleri mümkün kılıyor. Tüketici talebi değişirse üretim biçimleri de değişiyor, bu döngüyü beslemek istiyorum. ‘Atıksız mutfak’ yaklaşımınızı günlük hayatınıza ve The Good Wild ürünlerine nasıl entegre ediyorsunuz? Atıksız mutfak benim için soyut bir slogan değil, gündelik bir tasarım ve sistem yaklaşımı.
Evde bunu alışveriş planlaması ve eldeki malzemeyi maksimum verimle değerlendirme Atıştırmalık tercihlerinizi sadeleştirin. İşlenmiş ürünler yerine yağlı tohumlar ve mevsim meyveleri hem daha besleyici hem daha sürdürülebilir bir seçenek. Aynı zamanda bir etki girişimcisi ve yatırımcı olarak, toplumsal ve çevresel sorunlara çözüm üreten girişimleri destekliyorum.
Kurucu ortağı olduğum The Good Wild ile ise geleceğin gıdasını doğaya saygılı, besin değeri yüksek ve şeffaf üretim anlayışıyla yeniden tanımlıyoruz. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO tarafından ‘Gıda Şampiyonu’ seçilmeniz, çalışmalarınız açısından ne ifade ediyor? Bu unvan size nasıl bir sorumluluk yüklüyor? Bu unvan benim için bir ödülden çok bir sorumluluk.
Çünkü artık yalnızca “ne yemeliyiz?” sorusunu yanıtlamak yeterli değil. Artık şu soruları da sormak zorundayız: Bu gıda nerede üretildi? Kim üretti? Nasıl üretildi? Ve en önemlisi: Kim bu gıdaya erişemiyor? Benim sorumluluğum aynı zamanda sistemdeki sorunları görünür kılmak ve çözümün parçası olmak. Aynı zamanda bu rol, doğru bilgiyi daha geniş kitlelere ulaştırmayı, tüketici davranışlarını üzerinden uyguluyorum.
Gelecek Projeksiyonu ve Çözüm Önerileri
Ancak asıl etkiyi The Good Wild tarafında, üretim süreçlerimize entegre ettiğimiz yöntemlerle yaratıyoruz. The Good Wild’da filizlendirme bizim temel üretim tekniklerimizden biri. Filizlendirme tohumların çimlendirilerek yeniden canlandırılmasıdır. Bu aktivasyon işlemi baklagillerin içerisindeki fitik asit, lektin gibi maddelerin azaltılmasına, sindirimi kolaylaştırmaya ve besinlerin emilimini arttırmaya yardımcı olur.
Ancak taze filizlerin raf ömrü doğası gereği oldukça kısa yaklaşık 3–4 gün. Biz bu noktada farklı bir yaklaşım benimsiyoruz: Filizlendirme sonrasında kontrollü kurutma ve ardından fermantasyon süreçlerini devreye alıyoruz. Bu sayede hem besin değerini ve biyoyararlanımı artırıyor hem de ürünün raf ömrünü 18 aya kadar uzatabiliyoruz. Bu yaklaşım, sadece israfı azaltmakla kalmıyor; aynı zamanda fonksiyonel, besleyici ve sürdürülebilir bir ürün geliştirme modeline de olanak sağlıyor.
Üretim süreçlerimizde her zaman “bu kaynağı nasıl daha uzun ömürlü ve daha değerli hale getirebiliriz?” sorusunu merkeze alıyoruz. Şunu da vurgulamak gerekir: Atıksız mutfak yalnızca bireysel değil, sistemik bir mesele. Tedarik zincirinde yaşanan kayıplar çok daha büyük. Bu yüzden hem üretim tarafında sorumluluk almak hem de bu konuda savunuculuğu sürdürmek zorundayız.
İsrafı önlemeye yönelik en etkili stratejileriniz nelerdir? Bireyler ve işletmeler için pratik önerileriniz neler? Bireyler için önerdiğim en etkili strateji ‘buzdolabı sıfırlama’ rutini: Haftada bir kez, alışverişten önce buzdolabınızda ne kaldığını değerlendirin ve o malzemelerle bir öğün kurun. İlk giren ilk çıkar kuralını benimseyin. Bu basit alışkanlık hem israfı hem de gereksiz harcamayı dramatik ölçüde azaltıyor.
İkinci önerim ise son kullanma tarihi etiketlerini doğru okumayı öğrenmek. ‘Son tüketim tarihi’ ile ‘tavsiye edilen tüketim tarihi’ arasındaki farkı bilmek, pek çok gıdanın gereksiz yere çöpe gitmesini önlüyor. İşletmeler için ise en güçlü araç, veri. Hangi ürünün ne kadar, hangi aşamada ziyan olduğunu ölçmeden azaltamazsınız. Bu nedenle tedarik zinciri boyunca kayıp noktalarını haritalamak ve düzenli raporlamak kritik.
Menü planlaması, malzeme standartlaştırması ve tedarikçilerle daha kısa tedarik döngüleri kurmak da somut adımlar. Gıda bankalarıyla ortaklık ise hem sosyal sorumluluk hem de vergi avantajı sağlayan, kazan-kazan prensibine uygun bir çözüm. The Good Wild markasında üretim yaparken sürdürülebilirlik ve yerel kaynak kullanımı konusunda ne gibi önlemler alıyorsunuz?
The Good Wild olarak “Yabana dönüş” yaklaşımını da tam bu noktada önemsiyoruz. Doğanın kendi ritmine, mevsimselliğe ve yerel biyoçeşitliliğe saygı duyan bir üretim anlayışı benimsiyoruz. Yani yalnızca hammaddenin kendisine değil, o hammaddenin geldiği ekosisteme de değer veriyoruz. Yerel kaynak kullanımı bu yaklaşımın merkezinde. Baklagiller hem besin değeri yüksek, hem erişilebilir, hem de çevresel sürdürülebilirlik açısından en güçlü protein kaynaklarından biri.
Aynı zamanda toprağı zenginleştiren, az su isteyen ve iklim dostu üretim döngüsünün önemli bir parçası olan ürünler. Bu nedenle Anadolu’nun yerel baklagil çeşitlerini merkeze alarak üretim yapıyoruz. The Good Wild markasını geliştirirken karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oldu? Bunları nasıl aştınız? Marka olarak tüketicilere hangi sürdürülebilir değerleri sunmayı amaçlıyorsunuz?
En büyük zorluklardan biri, “iyi” olanın değerini doğru anlatabilmek oldu. Gerçek hammaddelerle, sürdürülebilir üretim süreçleriyle ve şeffaf bir yaklaşımla üretilen bir ürünün maliyeti doğal olarak daha yüksek oluyor. Tüketiciye bu farkın nedenini anlatmak, sürekli iletişim kurmayı ve güven inşa etmeyi gerektiriyor. Bir diğer önemli zorluk ise geliştirdiğimiz üretim tekniklerini, özellikle filizlendirme ve fermantasyon gibi süreçleri doğru ve anlaşılır şekilde ifade etmek oldu.
Filizlendirme, aslında besin değerini artıran çok güçlü bir yöntem; ancak tüketici tarafında hâlâ yeterince bilinen bir konu değil. Üstelik biz bu süreci bir adım ileri taşıyıp kurutma ve fermantasyonla raf ömrünü uzatan bir model geliştirdiğimiz için, bunu sade bir dille anlatmak zaman aldı. Bu zorlukları aşmak için en çok şeffaflığa ve eğitici iletişime odaklandık.
Ürünün arkasındaki süreci saklamak yerine anlatmayı, karmaşık görüneni sadeleştirmeyi tercih ettik. Marka olarak tüketicilere sunmak istediğimiz değer ise çok net: Lezzetli, besleyici ve güvenle tüketilebilecek gıda. Yani içeriğini anlayabildiğiniz, kaynağını sorgulayabildiğiniz ve üretim sürecine güven duyduğunuz ürünler. ‘Yabana dönüş’ felsefesi günlük yaşamda hangi alışkanlık değişimlerini gerektiriyor?
‘Yabana dönüş’ aslında doğanın ritmine kulak vermek demek. Mevsimsellik bunun tam merkezinde. Ne zaman hangi gıdanın besin değerinin zirveye ulaştığını, hangi sebzenin hangi ayda yerel pazarda tazeliğini koruduğunu bilmek ve alışverişini buna göre yapmak bu başlı başına kıymetli bir alışkanlık. Pratik adımlar açısından konuşursak; fermantasyon, kurutma, kavurma gibi geleneksel mutfak tekniklerini yeniden keşfetmek.
Etiket okuma Gelecek beş yıl içinde Türkiye’de sürdürülebilir beslenme ve gıda israfı konularında ne gibi değişiklikler görmeyi umuyorsunuz? Umutlarımı gerçekçi ama iyimser bir yerden dile getireyim. Önümüzdeki beş yılda Türkiye’de gıda israfı yönetiminin hem yasal hem kurumsal düzeyde daha sistematik bir zemine oturmasını bekliyorum. Yerel ve uluslararası taahhütler bu alanda ciddi bir ivme sağlıyor.
Sürdürülebilir beslenme alanında ise tüketici farkındalığının belirgin biçimde artacağını düşünüyorum, özellikle genç nesilde. Bu nesil, etiket okuyarak, sürdürülebilirlik raporlarını sorgulayarak ve tercihleriyle markaları yönlendirerek gıda sistemini şekillendirme gücüne sahip. Umut ettiğim bir başka gelişme: Diyetisyenlerin gıda politikası süreçlerinde daha çok yer bulması.
Küçük adımlar gibi görünse de sistemik dönüşümü biriktirerek gerçekleştiriyor. Mevsimsel ve yerel beslenmeye yönelin. Mevsiminde yetişen ürünler hem besin değeri açısından daha zengin hem de çevresel etkisi daha düşük. alışkanlığı edinmek ve içerik listesi uzadıkça o üründen uzaklaşmak. Bir de felsefenin içsel boyutu var: Yemek yemek için zaman ayırmak.
Hızlı tüketim kültüründe yavaşlamak, masaya oturmak ve bedenin sinyallerine dikkat etmek de ‘yabana dönüş’ün bir parçası. Beslenme yalnızca biyokimyasal bir süreç değil; kültürel, duygusal ve toplumsal bir eylem. ‘İyi yemek’ kavramını tanımlarken sürdürülebilirlik ve besin değeri faktörlerini nasıl dengeliyorsunuz? Aslında besleyici bir gıda sistemi, aynı zamanda sürdürülebilir olmak zorunda.
İkisi birbirini dışlamıyor, aksine birbirini tamamlıyor. Tanıma şöyle yaklaşıyorum, iyi yemek üretildiği toprakla barışık, besin yoğunluğu yüksek, kültürel köklerini taşıyan ve tüketildiğinde bedeni besleyen gıdadır. Bu tanımın içine otomatik olarak hem sürdürülebilirlik hem de beslenme biliminin perspektifi giriyor. Uygulamada tüketicilere şunu söylüyorum.
Ultra işlenmiş gıdadan uzak durmak hem bireysel sağlık hem de çevre için en kolay ve en güçlü adım. Çünkü ultra işlenmiş ürünlerin hem besin değeri düşük hem çevresel ayak izi yüksek hem de gıda israfına katkısı büyük. Burada iki hedef aynı anda gerçekleşiyor. Okurlarımıza günlük yaşamlarında uygulayabilecekleri küçük ama etkili gıda ve beslenme alışkanlıklarını paylaşabilir misiniz?
Haftada en az iki kez baklagil tüketin. Mercimek, nohut, kuru fasulye… Hem yüksek protein hem lif içerikleriyle çok değerli, aynı zamanda çevre dostu protein kaynakları. Daha yüksek vitamin, mineral ve antioksidan ve daha iyi protein biyoyararlanımı için filizlendirilmiş baklagil tercih edin. Atıştırmalık tercihlerinizi sadeleştirin. İşlenmiş ürünler yerine yağlı tohumlar ve mevsim meyveleri hem daha besleyici hem daha sürdürülebilir bir seçenek.
Her öğüne bir avuç yeşillik ekleyin. Ispanak, roka, maydanoz, dereotu… Bu basit alışkanlık bile mikro besin alımınızı ciddi şekilde artırır. Haftalık alışverişinizi planlayın. Listeyle alışveriş yapmak hem sağlıklı seçimleri kolaylaştırır hem de gıda israfını azaltır. Türkiye’de gıda güvencesi konusunda hâlen en büyük sorunlar nelerdir ve bireyler olarak bu sorunlara nasıl katkı sağlayabiliriz?
Türkiye’deki gıda güvencesi sorunlarını birkaç başlıkta toplamak gerekiyor. Birincisi, tarım arazilerinin amaç dışı kullanımıyla yaşanan toprak kaybı ve bunun uzun vadeli gıda üretimine etkisi. İkincisi, su kaynaklarının tarımsal yönetimindeki verimsizlikler. Üçüncüsü, iklim değişikliğinin geleneksel ürün takvimlerini bozması ve çiftçilerin buna adapte olmakta yaşadığı güçlükler.
Bireysel düzeyde ise en temel sorun, sağlıklı ve güvenli gıdaya erişimin eşitsiz dağılımı. Bireylerin katkısı konusunda ise yerel ve mevsimsel ürün tercih etmek, küçük çiftçiyi desteklemek, gıda israfını azaltmak ve gıda okuryazarlığını geliştirmek somut ve etki yaratıcı adımlar. Artan dünya nüfusu ve iklim krizi düşünüldüğünde, yapay etler, nootropik besinler, alternatif protein kaynakları derken yeni bir beslenme kültürüne doğru mu gidiyoruz?
Kesinlikle bir dönüşüm içindeyiz ve bu dönüşüm kaçınılmaz. 2050’de 10 milyara yaklaşacak dünya nüfusunu mevcut tarım sistemleriyle beslemek mümkün değil. Bu nedenle alternatif protein kaynaklarını daha sık konuşacağız. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yapay etler ya da yüksek teknoloji çözümler tek başına bir kurtarıcı değil. Aslında çözümün çok büyük bir kısmı zaten yanı başımızda duruyor: baklagiller, tahıllar, fermente bitkisel kaynaklar gibi geleneksel ve erişilebilir proteinler.
Ben bu tabloyu hem heyecanla hem de dikkatle izliyorum. Heyecanla; çünkü baklagiller, yosunlar, mantar proteinleri ve fermente bitkisel kaynaklar gibi seçenekler gerçekten umut verici ve sürdürülebilir. Dikkatle çünkü “yeni” olan her şey otomatik olarak sağlıklı ya da sürdürülebilir değil. Ultra işlenmiş bitkisel ürünler de en az geleneksel işlenmiş gıdalar kadar sorunlu olabilir.
Dolayısıyla benim yaklaşımım şu: Geleceğin gıdası teknoloji ile geleneksel bilgelik arasında bir denge kurabildiğimiz noktada anlamlı olacak. Ama temel çözüm, çoğu zaman sandığımızdan çok daha basit, doğaya daha yakın, bitkisel temelli ve yerel olanı yeniden merkeze almak. Sağlıklı gıdaya erişimdeki eşitsizlikler konusunda politikalar veya toplumsal farkındalık açısından neler yapılabilir?
Bu meseleyi yalnızca bireysel seçim çerçevesinde ele almak doğru değil. Sağlıklı gıdaya erişim herkesin hakkı. Ben toplumsal farkındalık boyutunda ise, gıda okuryazarlığını eğitim müfredatına dahil etmenin uzun vadeli en kritik yatırım olduğunu düşünüyorum. Beslenme kararlarını daha bilinçli verebilen bireyler, hem kendileri için hem de sistemik değişim talep etmek için daha donanımlı hale geliyor.
Bu konuda diyetisyenlere ve sağlık profesyonellerine oldukça önemli bir rol düşüyor. Beslenme alanında güçlü bir misyon üstleniyorsunuz. Diyetisyenlerin rolü sizce gelecekte bireysel danışmanlık mı olacak, yoksa gıda politikalarında da daha etkin bir rol üstlenmeleri gerekecek mi? Her ikisi de. Ancak ağırlığın kesinlikle gıda politikalarına doğru kayması gerektiğini düşünüyorum.
Bireysel danışmanlık elbette her zaman değerli ve gerekli. Ancak bugün geldiğimiz noktada, yalnızca bireye öneri vermek yeterli değil. Bir beslenme uzmanı olarak danışanlarıma önerilerde bulunurken artık çok daha geniş bir çerçeveden bakıyorum. Örneğin, Akdeniz’de her iki balıktan birinin midesinde mikroplastik varken, yalnızca “balık tüketin” demek ne kadar gerçekçi?
Ya da toprağın, suyun ve havanın sağlığı bu kadar bozulmuşken, sadece bireysel beslenme üzerinden “iyi yaşam”dan söz etmek mümkün mü? Bu nedenle diyetisyenlerin rolü kaçınılmaz olarak dönüşüyor. Artık yalnızca bireyin değil, sistemin sağlığını da konuşmak zorundayız. Bugünün gıda sistemleri hem iklim krizi hem de obezite ve kanser gibi büyük küresel sorunlarla ilişkilendiriliyor.
Bu iki sorunun ortak çözüm noktaları sizce neler? Obeziteyi hem ülkemizde hem de dünyada giderek artan bir pandemi olarak tanımlamak mümkün. Ancak burada kritik olan şu: Bu durum tek başına bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir tablo değil; doğrudan gıda sistemlerinin yapısıyla ilişkili. Ultra işlenmiş gıda üretimi bir yandan insan sağlığını zedelerken, diğer yandan sera gazı emisyonlarını artırıyor, su kirliliğine ve toprak degradasyonuna katkıda bulunuyor.
Yani aslında aynı sistem, hem sağlık krizini hem de iklim krizini besliyor. Bu nedenle çözümler de büyük ölçüde ortak. Ortak çözüm noktalarına baktığımızda; bitkisel protein kaynaklarını ön plana çıkarmak en güçlü adımlardan biri. Bu yaklaşım hem kardiyometabolik sağlık açısından hem de çevresel sürdürülebilirlik açısından bilimsel olarak destekleniyor.
Bununla birlikte yerel gıda sistemlerini güçlendirmek, mevsimsel ve daha az işlenmiş gıdayı merkeze almak da kritik. Bu yaklaşım hem sağlıklı beslenmeyi destekliyor hem de karbon ayak izini azaltıyor. Özetle, insan sağlığını ve gezegen sağlığını ayrı ayrı düşünmek artık mümkün değil. Bu yüzden, hep “size iyi gelen gezegene de iyi gelsin” diyorum… Gıda üretiminde Anadolu kültürünün mevsimsellik, yerellik ve fermantasyon gibi ilkeleri düşünüldüğünde, bu miras modern gıda güvencesi anlamında nasıl yeniden yorumlanabilir?
Anadolu mutfak mirası, sürdürülebilir gıda sistemleri tartışmasında ciddi biçimde hafife alınan bir kaynak. Binlerce yıl boyunca geliştirilen fermantasyon teknikleri; tarhana, turşu, pekmez, aslında mükemmel birer gıda güvencesi ve besin muhafaza stratejisi. Bu mirası yeniden yorumlamak derken kastettiğim şu: Geleneksel bilginin arşivlenmesinden öte, aktif biçimde üretim ve tüketim pratiklerine entegre edilmesi.
Tarhananın içindeki simbiyotik fermantasyon kültürü, modern probiyotik gıda araştırmalarının tam kalbinde duruyor. Mevsimsel tüketim alışkanlıkları, biyoçeşitlilik kaybının önüne geçmenin en erişilebilir yolu. The Good Wild’da bu mirası modern beslenme bilgisiyle harmanlamayı temel bir misyon olarak benimsedik. Anadolu’nun kadim bakliyatlarını, yüksek besin yoğunluğu ve düşük çevresel etki kombinasyonuyla upgrade ediyoruz.
Beslenme biliminde son yıllarda ‘gezegen sağlığı diyeti, karbon ayak izi düşük beslenme’ kavramları öne çıkıyor. Siz bireysel sağlık ile sürdürülebilirlik açısından nasıl değerlendirirsiniz? Planetary Health Diet, EAT-Lancet Komisyonu’nun 2019’da ortaya koyduğu ve beslenme bilimi açısından oldukça önemli bir paradigma değişimini temsil eden bir çerçeve.
Çünkü ilk kez sistematik bir şekilde “hem insanı hem de gezegeni sağlıklı tutacak şekilde nasıl beslenmeliyiz?” sorusuna yanıt arıyor. Bu yaklaşımın temeli; bitkisel gıdaların ağırlıkta olduğu, baklagil ve yağlı tohumların düzenli tüketildiği, hayvansal ürünlerin sınırlı tutulduğu ve ultra işlenmiş gıdaların minimuma indirildiği bir beslenme modeli. Dikkat çekici olan şu ki, bu model yalnızca kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve bazı kanser türlerinin riskini azaltmakla kalmıyor; aynı zamanda tarımsal sera gazı emisyonlarını da ciddi ölçüde düşürüyor.
Ancak bu modeli değerlendirirken yerel ve kültürel bağlamı göz ardı etmemek gerekiyor. Türkiye açısından baktığımızda aslında bu yaklaşım bize çok da yabancı değil. Zeytinyağı, baklagiller, mevsimsel sebzeler, fermente süt ürünleri gibi unsurlar, geleneksel mutfağımızın zaten güçlü bir parçası. Hepimizin yakından bildiği Akdeniz tipi beslenme ile de örtüşüyor.
Öyle ki Akdeniz tipi beslenme hem bireysel sağlık hem de gezegen sağlığı açısından en gerçekçi ve uygulanabilir yol. Son olarak, boş kalan zamanlarınızda neler yapıyorsunuz? Okurlarımıza kitap ve film rotası olarak önerileriniz neler olur? Boş zamanlarımda, ki gerçekten ‘boş’ zamana biraz yabancıyım, artık en çok doğada vakit geçirmeyi seviyorum. Doğada yürüyüş de önemli bir parçası hayatımın.
Toprağa, mevsimlere, bitkilere yakın olmak benim için zihinsel bir arınma. Aynı zamanda üç köpeğim var. Ben onları üç çocuğum gibi görüyorum. Onlarla vakit geçirmek, birlikte yürüyüş yapmak ve doğayı birlikte deneyimlemek benim için günün en keyifli anlarından biri. Onlar sayesinde doğayla kurduğum bağ çok daha canlı ve gerçek. Özetle doğa, aslında yaptığım işin de en büyük ilham kaynağı… n Sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme, günlük yaşamda atılacak küçük adımlarla mümkün.
Baklagillerden yeşilliklere, mevsimsel ürünlerden bilinçli alışveriş alışkanlıklarına kadar yapılan doğru seçimler hem beden sağlığını destekliyor hem de çevresel etkiyi azaltıyor.