Aziz Kocaoğlu Belediye Başkanı olduğu dönemde İzmir Ekonomi Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nu kurdu. Orada da sadece dernek temsilcilerini değil, İzmir’in ileri gelen firma sahiplerini, sektörlerin liderlerini de bir araya getirdi. Daha sonra her belediye başkanı da biraz daha farklı prosedürlerle bu toplantıları devam ettirdi. İzmir, birlik olma kültürünü yeterince geliştirdi. Gerçekten Anadolu’nun esinleneceği bir hale getirdi. Sivil toplum kuruluşlarına adanmış bir ömür; Bülent Akgerman… Uluslararası, ulusal ve İzmir özelinde 27 sivil toplum kuruluşunda aktif görev almış olan Bülent Akgerman, bu sayıda İZMİR PENCERESİ köşemizin konuğu oldu. Son olarak Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı görevini üstlenen Akgerman ile iş hayatı ve sivil toplum kuruluşlarındaki tecrübesi üzerinden İzmir’i konuştuk.
İzmir için önümüzdeki dönemde yapılması gerekenleri üç hedef başlık üzerinden anlatan Akgerman, “Tek bir manifestoyla bir araya gelebilsek! Doğru kurgulanmış bir danışma kurulu altında birleşen bir akademik çalışma grubuyla, bütün derneklerin, odaların, özellikle Büyükşehir Belediyesi’nin liderliğini desteklediği tek bir manifestoya gidebilsek… İzmir’i dünyada rekabetçi kılacak, kendini farklılaştırabilecek tek bir kimliğe odaklansak… Bunu başarabileceğimize inanıyorum” diyor.
Güzel bir tesadüf ki, EGİAD Yarın Dergisi’nin 2002 yılı Temmuz ayında yayımlanan ilk sayısında Kuşaktan Kuşağa bölümünde babanız Öner Bey, sizi anlatmış. Babanız röportaja “Benim oğlum iyidir. Benden çok daha toleranslıdır. Bana göre daha az asabi biridir. İnsan ilişkilerinde benden daha iyidir. Sıcakkanlıdır, aşırı dikkatli biridir. Eksiklikleri çok iyi fark eder. Ancak ilgi alanını daraltması gerekiyor” anekdotu ile başlıyor. İyi bir insan olmak zor mu?
Öner Bey ve kardeşim Levent, zaman zaman beni “Sen fazla iyisin” diye uyarırlar. Maalesef iyilik bu dünyada bir bakıma saflıkla eşdeğer tutuluyor
Fazla iyi olmak ne demek? İnsanlara inanmak, onlar için üzülebilmek, onları kendinizden önceye almak demek. Öyle olunca da kendinizden vermek demek… Onlar nezdinde çok başarılı olamamak demek. Eski deyimlerden olan “Bir iyilik yap, kuyuya at”. Bir tane denizyıldızını denize atsan değer yaratırsın. Her geçen yıl insanlar daha fazla benmerkezci ve egoist oluyorlar. Gerçekten de hepsi birer maske takıyorlar.
Shakespeare “Hayat bir sahne, hepimiz oyuncularız” demiş. Evet, hayat bir sahne ama hepimiz oyuncu değiliz. Çoğumuz seyirciyiz. Sahneye konulan oyunun senaristleri var. Onlar oyuncuları seçiyorlar ve hepimiz seyrediyoruz. Seyrederken de birbirimizin farkında değiliz. Başta çekirdek aile olmak üzere akrabalıklar, sonra da komşuluklara dair değerlerimizi bile kaybettik.
Bu, toplumun her kesimine yansıyor sanıyorum. Evet. Dernekler, vakıflar çoğalıyor ama birbirleriyle bir araya gelip daha güçlü dernekler, vakıflar olmaktansa biraz hizmet yarışına, biraz da koltuk yarışına giriliyor. Bu konuda kadın derneklerini örnek verebilirim. O kadar çok kadın derneği var ki! Halbuki tek çatı altında biraraya gelseler daha güçlü olacaklar.
Bazılarının başkanını tanıyorum. Alınmasınlar, ancak bu kadarına gerek yok. Hizmet yarışı bile yine farklı amaçlar üzerine kurgulanıyor. İyi olmak günümüzde meziyet olmuş. Hâlbuki zaten herkesin iyi ve dürüst olması lazım. Öyle bir hızla yozlaşan toplumda yaşıyoruz ki, artık iyilik de, dürüstlük de, sevecenlik de hep meziyet olmuş. Bu, iyilik de dürüstlük de sevecenlik de, dediğim gibi herkeste olması gereken ama olmadığı için de maalesef takdir edilen konu haline geldi.
Kadın dernekleri üzerinden örnekleme yaptınız ama bunu genel üzerinden de sorgulayabiliriz… Bu kadar ayrı yapılanma hem zaman, hem kaynak, hem de verimlilik kaybıİzmir’e yıllardır “Halay çekmeyi beceremiyor, zeybek oynuyor” eleştirisi yapılır. Bu başlık özelinden bakarak sivil toplum kuruluşu hareketine mesajınız ne olur? Doğru öyleydi. Ancak Gülen Cemaatinin desteklediği TUSKON hareketine karşılık önde gelen dernekler, federasyonlar kurarak TÜRKONFED bünyesinde bir araya geldi. İzmir’de de BASİFED kuruldu. Bu süreç, söz konusu derneklerin aslında biraz da olsa birlikte çalışma kültürünü öğrendiği, aynı masada bir araya gelip aynı ülkü doğrultusunda stratejiler belirleyerek, harcanan kaynakları minimize ettikleri bir dava oldu. Türkiye için bir davaydı. Başarılı da oldu. Ondan sonra İzmirliler çok daha fazla bir araya gelmeyi öğrendi. Tabi bu husus Anadolu’da da benzer şekilde gelişti.
Aslında ilk birliktelik; Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı (EGEV) ile oluşturuldu. Vakıf, Ege Bölgesine özgü bir kalkınma modelini oluşturmak amacıyla illerin rekabetçi alanlarını ve gerçek ihtiyaçlarını belirleyecek karar vericiler ve toplum liderlerini bir araya getirdi. Türkiye’ye örnek olacak bir yapılanma ile yola çıkıldı. Uğur Yüce’nin başkanlığında, profesyonel arama konferansları düzenleyen genişletilmiş bir ekiple. Ege Bölgesi’nde birçok iş insanı derneği, ilk kez orada bir araya gelme kültürüne nail oldular. Bu yapı içinde sadece sivil toplum örgütleri değil, kamu kurum ve kuruluşları da vardı. Bazı arama toplantıları da önce ayrı ayrı illerde yapıldı. Arama toplantılarına o ildeki ticaret ve sanayi odası, belediye başkanları ve valiler de katıldı. Uzun süren çalışmadan sonra çok başarılı bir şekilde kalkınma ajanslarının kanunu çıkartıldı. Bir devinim başladı. Gururla söylüyorum; benim de bazı çalışmalarda katkı koyduğum EGEV Kalkınma ajanslarının kurulmasını tetiklemiş olan müstesna bir kuruluştu. Her ne kadar işleyiş ve yapı itibariyle en ideal şekilde olmasa da Kalkınma Ajanslarının kurulmaya başlamasından sonra EGEV bir bakıma misyonunu tamamladı.
Ancak başka bir misyon üstlendi; Başkanlar Kurulu Toplantıları’nı organize etmeye başladı. EGEV de bir bakıma Başkanlar Kurulu’nun sekretaryasını yürütüyordu. Vakıf olarak yine çeşitli sivil toplum projelerini gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye devam ediyor.
Bir taraftan da yine hem yarı kamu kurumu niteliğindeki yapıları hem de sivil toplum kuruluşlarını, yani odalar ve şehrin önde gelen derneklerini bir arada tutmayı başardı. Böylece bazı projeleri birlikte yaratıp, birlikte hareket edebiliyorlar. Bu tabii çok mutluluk verici, kentteki kenetlenmeyi gösteriyor. Bir taraftan da Aziz Kocaoğlu Belediye Başkanı olduğu dönemde İzmir Ekonomi Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nu kurdu. Orada da sadece dernek temsilcilerini değil, İzmir’in ileri gelen firma sahiplerini, sektörlerin liderlerini de bir araya getirdi.
Daha sonra her belediye başkanı da biraz daha farklı prosedürlerle bu toplantıları devam ettirdi. İzmir, birlik olma kültürünü yeterince geliştirdi. Gerçekten Anadolu’nun esinleneceği bir hale getirdi.
“Artık her türlü projede ben demeden, biz diyerekten yol alabilecek bir İzmir gerçeği var” diyebilir miyiz? Evet, daha önceki dönemlerde genelde ticaret odası ile sanayi odasının bile çekiştiği dönemler olabiliyordu. Şu aşamada genel olarak baktığımızda çok ahenkli bir iş birliği var diyebiliriz. Türkiye’ye model olabilecek bir şehir.
Şehir şimdi neyi hedef olarak belirlemeli ve odaklanmalı? Bu konuda iki ayrı görüşüm var. ESİAD Başkanı iken Almanya Nürnberg’e ziyarette öğrendik. Orada beni heyecanlandıran konu metropol bölgeler modellemesi idi. Nürnberg de 11 komşu küçük şehirle oluşturdukları metropol bölgeye adını vermiş. 22 bin kilometrekarede yaşayan 3,5 milyon kişinin 1,9 milyonu çalışıyor. Gayri Safi Bölge içi hasılası ise 134 milyar Avro.
İzmir, Aydın, Denizli ve Manisa’yı birlikte düşündüğünüzde; İhracat pazarlarında çeşitli iş fırsatlarını değerlendirmede tek bir güç olarak birlikte hareket edebilirler. Çünkü her şehrin kendine özgü güçlü yanları var. Dolayısıyla metropol bölge olarak masaya oturulduğunda yarattıkları algı bambaşka olacaktır. Sivil toplum örgütleri ve iş dünyası için de durum aynı şekilde ilerleyebilir.
Örneğin, Nurmberg olarak İngiltere’de bir iş görüşmesine gidilecek. Farklı sektörler ve imkanlar sunabilmek için metropol bölge kapsamındaki komşu illeriyle birlikte gidiliyor. İzmir ve komşu illerimiz ile birlikte bir masaya oturma kültürünü inşa edebilirsek, o zaman İzmir olarak metropol bölge modelinde dünyada çok daha güçlü olabiliriz.
Sivil toplum örgütlerinin başkanlıklarının bayrak yarışı olduğuna inanıyorum. Bir dönem başkanlık yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu konuda maalesef yeterince örnek teşkil edememişim. Oturduğunuz sandalyeden güç almamalı, ona güç katmalısınız. Benim ESİAD Yönetim Kurulu Başkanlık dönemim bu metropol bölgeler konusunda yeterli bir süreç olamadı. Benden sonra gelen başkan bambaşka stratejiler takip etti ve oluşturdu. Dolayısıyla sorumuza ilk cevabım bir; Metropol bölge olarak düşünmekte fayda var. Komşularımızla birlikte daha güçlüyüz. Tabii ki İzmirlilerin önderliğinde komşularımızın katacağı güçle bambaşka yerlere oynayabiliriz.
Metropol bölge modellemesini STK’lara da uygulayabilir miyiz? TURKONFED’e üye federasyonlar çok sınırlı olarak olarak uygulamaya çalışıyor zaman zaman ancak şöyle bir problemimiz var. Önce şehirlerin ileri gelenleri bir araya gelip oturup konuşmalı. Sonra gerisi de tabii ki gelir. Kalkınma ajansları ilk kurulduğunda daha geniş bölgeleri kapsıyordu. Kalkınma ajansları ilk kurulduğunda aslında metropol bölgelere benzer şekilde kümelenmiş şehirlerden oluşturulmuş bölgeler olarak yapılandırılmıştı. Ancak sonra Avrupa Birliği’nde uygulanmakta olan İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması olan ‘NUTS’ kriterlerinde 2’den NUTS3 sınıflandırmasına (Nüfus eşiği alt sınırı 3 milyon kişi olan) geçildi. Bu kriterlere göre de bölgeler daraldı. Federasyonlar da arttı ama ufaldı.
İzmir, Aydın, Denizli ve Manisa’yı birlikte düşündüğünüzde; İhracat pazarlarında çeşitli iş fırsatlarını değerlendirmede tek bir güç olarak birlikte hareket edebilirler. Çünkü her şehrin kendine özgü güçlü yanları var. Dolayısıyla metropol bölge olarak masaya oturulduğunda yarattıkları algı bambaşka olacaktır. Sivil toplum örgütleri ve iş dünyası için de durum aynı şekilde ilerleyebilir
Yeni uygulamayla birlikte BASİFED’te de İzmir dışından hiçbir dernek kalmadı. Batı Anadolu’su nerede kaldı? İsimle örtüşmeyen bir modellemeye dönüştü. Dolayısıyla tabii ki, geçmişteki gibi yapılanmaya dönülebilse daha iyi olabilir.
İkinci düşündüğünüz model nedir? Dünyada örneklerini bulabileceğimiz kimlik belirleme konusu var. Zamanında Ticaret Odası ayrı bir İzmir logosu çalıştı. Belediye ayrı çalıştı. Bir kakofoni var. Çok seslilik her zaman doğru değil. Her farklı kurum bir kimlik biçmeye çalışınca o zaman kimlik o ilde yaşayanlar tarafından benimsenmiyor. Dünya üzerinde, konsantre olarak New Mexico, New York, Amsterdam ve Liverpool gibi bazı şehirler markalaşmaya gidiyorlar.
Kendinizi ne kadar farklılaştırırsanız o kadar turist, nitelikli yatırımcı çeker ve katma değer yaratırsınız. Kendinizi farklı kıldığınızda şehir olarak başka bir lige atlarsınız. Bunları çalışmamız lazım.
Ekonomide, kültürde, yaşanabilirlikte, çevrede ve ulaşımda birçok kriterlerin incelendiği dünyada, Global Power City Index yani Küresel Kuvvet Şehri Endeksi var. Burada birinci Londra, ikinci New York, üçüncü Tokyo, dördüncü Paris, beşinci Singapur. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok.
Bizim farkındalığımız eksik. Bazı şehirler var ki zaten onlar ilk sıralarda yer alıyor. Mesela İstanbul… Öyle yüksekte ki, bir karmaşa ve kargaşa içinde ilk sıralarda bulunuyor. Sature olmuş bir şehir. İzmir yeterince doymamış ve birçok fırsatlar barındırıyor. Dolayısıyla dünyada şehirler kendilerini nasıl farklılaştırıyorlar, markalaştırıyorlar. Bu konuyu incelemek gerek.
Bu nasıl olabilir? Büyükşehir Belediye Başkanı’nın liderliğinde olabilir. Toplumda ileri gelen kurum ve kuruluşları ve akademi camiasının temsilcileri bir araya getirilebilir. Bu yapı “İzmir kendini nasıl farklılaştırabilir?” sorusuna cevap arayabilir. San Francisco gibi 300 gün ortalama güneşli gün sayımız var. Bazı şeyler yapılıyor ancak sınırlı kalıyor ve sürdürülebilir olmuyor. Önce odaklanacağımız ve rekabetçi olabileceğimiz birkaç konu belirlenmeli. Daha önceki çalışmalar incelenmeli. Doğru danışmanlar ve iyi bir akademik kadroyla tespitler yapılmalı. Bu tespitler tüm öncü kurum ve kuruluşlar tarafından sahiplenilmeli. İşte o zaman İzmir’i başka lige çıkarabiliriz diye düşünüyorum.
İzmir’in yeni bir yol haritasına mı ihtiyacı var? İzmir’in aslında birçok yol haritası var. Bence bir tane olmalı. İzmir’in EXPO adaylığının ikisinde de aktif görev alan birisiyim. Aslında hazırlanmış bazı dokümanlar var. Bunlar yeniden elden geçirilmeli. Tek potada eritebiliriz. New York gibi bir şehir, hala markalaşma yoluna gidiyorsa, demek ki bizim daha çok yolumuz var. New York’un ihtiyacı olmadığını düşünebilirsiniz. Sürdürülebilir bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor. Mutlaka yurt dışında iddia sahibi şehirlerde neler yapılıyor bakılmalı.
Dünyada neler oluyor biraz daha fazla incelememiz mi gerekiyor? Evet. Bizim ülkemizde sürekli gündem değişiyor. Siyasette farklı duruşlar sergilenmeye çalışılırken rota kaybediliyor. Dolayısıyla siyasi partiler kendi içlerinde bir türbülansa giriyorlar. Her belediye başkanının yoğurt yiyişi başka oluyor. O zaman başlatılmış projeler devam ettirilemiyor. Bu oda ve dernek yönetimlerinde de böyle olabiliyor. Hâlbuki tek bir manifestoyla bir araya gelebilsek! Doğru bir danışma kurulu altında çalışacak bir akademik çalışma gruplarıyla, bütün derneklerin, odaların, özellikle belediyenin liderliğini desteklediği tek bir manifestoya sahibi olabilsekİzmir’i Dünyada rekabetçi kılacak, kendini farklılaştırabilecek bir kimliğe odaklansak… Bunu başarabileceğimize inanıyorum.
Örneklemelerinizde, şehirlerin konsantre olduklarına vurgu yaptınız. İzmir özelinde de tarım, turizm ve ticaret yani 3T başlığını konuşuyoruz. Biz şehir olarak neye konsantre olmalıyız? Tabii ki tarihten gelen yapısıyla ticaretin belli bir ağırlığı olacak. Hatta şimdi yeni limanlar konuşuluyor. Tarımda çalışan iş gücü ve nitelikli tarıma yapılan yatırım sürekli azalıyor. Tarım ve ticaret kan kaybediyor. Turizm deseniz; bu sefer yine metropol bölgeye değineceğim. Komşu şehirlerle biraz daha sofistike ve fütürist yaklaşımla düşünmemiz lazım. Geleceğe ve dünya trendlerine kafa yormamız lazım.
Küresel Güç Şehirleri Endeksi’ni incelediğimizde, rasyonel kategorileri görüyoruz. Şimdi sizin söylediğiniz üç konu da ekonomi başlığı altında inceleniyor. Ancak daha çok başlık var.
Örneğin… Mesela sürdürülebilirlik var. Sürdürülebilirlik tarımı da etkiliyor, ilgilendiriyor. Bu konuda bildiğim kadarıyla Ticaret Odası’nın ciddi bir projesi var.
Nereye doğru evrileceğiz ve İzmir’e sadece yabancı turist değil, yabancı yatırımcıyı çekmek için neler yapılması gerekiyor? Mesela şimdi serbest bölgelerimizin adetleri artıyor, ama asıl en büyük serbest bölgemizin kapasitesi artıyor. Belki ileride vergisiz bir şehir olmayı bile irdeleyebiliriz.
‘Serbest şehir’ önerisinde mi bulunuyorsunuz? Evet, serbest şehir olabilir. Dubai modeli gibi. Bilbao’ya gelenlerin yüzde 75’i Guggenheim Müzesi görmek için geliyor. Bizim müzecilik konusunda ciddi sıkıntımız var. Bir taraftan da dünyanın hiçbir yerinde 5 sinagogu böyle bir arada göremezsiniz. Aslında çok değerimiz var. Yapılacak çok şey var. TARKEM bu konuda koşturuyor.
EGİAD, eski Portekiz Sinagogu’nu restore edip şehre kazandırdı. ESİAD başka BASİFED başka bir projenin hayat bulmasına destek oluyor.
Bu konuda mümkün olduğunca siyasetten uzaklaşalım. Belediye Başkanı’nın önderliğinde birlikte çalışılırsa, bu marka şehir olma konusunu çözebiliriz.
Seferihisar, Türkiye’de ilk kez Cittaslow kentlerin ağına dahil oldu. Bu model ile kimlik kazandı ve dediğim gibi bir ‘mor inek’ olabildi. Bunun olması önemli, ama sürdürülebilir olması da lazım. Her Belediye Başkanı geldiğinde, her Vali geldiğinde eskileri tamamen silip yenileri yapacaksak o zaman anlamı yok. Kaynak savrulmasından başka hiçbir anlamı yok. “İzmir’de şöyle bir şeyin olmasını çok arzu ederim, bu şehre yakışır” diyebileceğiniz bir proje öneriniz ne olurdu? Düşünce kuruluşlarının (think tank) farklı farklı odak noktalarıyla çoğalmasında büyük fayda var. Dolayısıyla mümkün olduğunca siyasi kurumlara eş uzaklıkta olması ve siyaset üstü fikirler geliştirmesi önemli. Geliştirilen fikirleri, muhalefet veya hükümet üstlenmek için yarışsın. Benim hayalimde o var. Doğruları biz ortaya koyalım ama A partisi için koymayalım, herkes için koyalım. Benim hayalim; düşünce kuruluşlarında demlenerek oluşan çıktıları hayata geçirmek için birbiriyle yarışan kurumların olduğu bir kent. Bugünkü koşullarda biraz zor gibi görünüyor. Belki ütopya ama son zamanlarda sadece Türkiye’de değil dünyada da hep distopya yaşıyoruz. Biraz daha aynı dilden konuşan, aynı masada oturup yemek yiyen, sohbet eden ve kenetlenen liderlere ihtiyacımız
var. Siyasette gördüğümüz kavgaları, zeminsiz ve rasyonel olmayan tartışmaları; derneklerde, vakıflarda ve odalarda görünce gerçekten çok üzülüyorum. ESİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı’nı devraldınız. Sizin döneminizde bu çalışma ön plana çıkar mı? Yerinde ve doğru kimliğe kavuşmuş İzmir ile ilgili düşünce ve önerilerim olacak. Öncelikle altyapısının ESİAD yönetim kurulunda şekillendirilmesi lazım. Daha sonra da tabii Büyükşehir Belediye Başkanımızın düşünceleri çok önemli. Reçeteyi tutturalım, yemeği pişirelim, sonra tattırmaya gidebiliriz. Tabii ki diğer kurum ve kuruluşlar sahip çıkmazsa bu mümkün olmaz. Muhtemelen doğru bir kurguyla bu projeyi ortaya koyabilirsek, EGEV’in sekretaryasını üstlendiği Başkanlar Kurulu’na konu getirilirse ve orada benimsenirse çok farklı boyutlara ulaşabiliriz. ESİAD bu konuda hamilik yapabilir.
Sizin güzel yemek yaptığınızı duyuyoruz. Yemek kültürü konusunda Chaîne de Rôtisseurs kuruluşunun da İzmir oluşumunu üstlendiniz ve önemli bir farkındalık yarattınız. Aynı zamanda bu alanda bir girişim grubunun içinde yatırımcı durumundasınız. İzmir’e gastronomi açısından baktığımızda artılarımızı ve eksilerimizi nasıl yorumlarsınız? Annemle babam misafir ağırlamayı çok severlerdi. Çok seyahat ederler ve deneyimlerlerdi. Misafir ağırlamayı çok sevdikleri için de ben daha ilkokul yıllarından itibaren onlara yardım ederdim. Hem mutfakta hem serviste… Robert Kolej’de okurken de batı dünyasıyla haşır neşir olduk. Seyahatlere başladıktan sonra iyice gelişti. Robert Kolej’den sonra Amerika’daki üniversitelerden kabul aldım. Annemle babam beni yollamak istemediler. Çok hareketli ve sosyal olduğum için “Sen gidersen gelmezsin” dediler. O yıllarda turizm sektörü şahlanmıştı ve yabancı bir grup Çimentaş’ın Başkanı olan babama büyük ölçekli bir turizm yatırımında ortaklık kurmak için teklif getirdiler. Ben de babamın telkini ile Bilkent Üniversitesi yeni kurulan Turizm ve İşletme Fakültesi’ne girdim ve mezun oldum ancak maalesef yabancı grup Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçti.
Hizmet sektörü mizacıma çok uygundu. İzmir’e dönünce TÜRSAB Bölgesel Yürütme Kurulu’nda yer aldım.
Yemek kültürüm de gelişmeye devam etti. İzmir’de farklı birliktelikler var. İzmir Gurme Guide’nın yürütme kurulundayım. Kendi aramızda kurduğumuz birçok gruplar yer alıyor. Lezzet İttifakı gibi irili ufaklı birçok gruptan söz edebilirim. Dünyanın 75 ülkesinde 21 binden fazla üyesi olan en eski gastronomi kulübü Chaîne de Rôtisseurs’ü İzmir’de kurdum. Yıllar önce Ankara’dan üye olmuştum ve üyesi olmaktan gurur duyuyorum. Kökleri 1248 yılına Kral 9. Louis’nin kaz pişirme ustalarına verdiği talimatla kurulan Lonca’ya dayanıyor. 1248’den sonra meslek standartlarını yükseltmek, yeni genç aşçılar yetiştirmek ve daha kaliteli pişirme tekniklerini oluşturmak üzere kurulmuş. Lonca yavaş yavaş kaz ustalarından sonra çeşitli hayvan pişiren ustalarının katılım ile büyük bir Lonca haline gelmiş. Fransız İhtilali’nde bütün dernekler kapatılmış. Kapatıldıktan yıllar sonra birkaç arkadaş bir araya geliyor, 1930’da tekrar bu derneği kuruyorlar, eski ritüellere bağlı kalıyorlar
Dolayısıyla Merkez Fransa’da… Türkiye’de Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de şubeleri mevcut. “İzmir’de rakı-balık-roka kültürü var,
bu kulüp yaşamaz” diyorlardı ama kurduk çok da iyi gidiyor. İzmir’de halen 128 üyemiz var. Geçen sene Ordre Mondial Gourmets Degustateurs Dünya etkinliğini İzmir’e kazandırmayı başardım. Dört gün boyunca 22 ülkeden gelenleri ağırladık. İddialı şarap, zeytinyağı, rakı tadımları ve yemek organizasyonları Efes Harabeleri’nde gerçekleştirdiğimiz yüzlerce kişilik gala yemeği ile son buldu. Uluslararası etkinlikler de yapıyoruz. Yemek kitapları okuyor, sosyal medyada ve YouTube kanallarında tarifleri takip ediyorum. Yemek yapmayı çok seviyorum. Üç ayrı meditasyon şeklim var. Biri yelken, birisi tüplü dalış, birisi de yemek yapmak. Büyük keyif alıyorum.
Bunun, bir üst seviyeye çıkarmak boyutunda şehirde, özellikle gastronomi turizmini de teşvik etmek amaçlı ikinci bir hamlesi, üçüncü bir aşaması diyebileceğimiz gelişim hamlesi var mı? Kurumsal olarak yok, ama bu konularda çalışan bazı kurumların, derneklerin veya toplulukların da içindeyim. Bu konuda da tek elden yönlendirilmesi daha doğru olabilir. Bu kadar ufak birçok kurum ve belediyenin belli bir küçük bütçelerini bir araya getirip daha büyük bütçelerle birçok şey yapılabilir.
Ege İhracatçı Birlikleri’nin Ticaret Bakanlığı’yla yürüttüğü Turkish Tastes Turkey programı var. İzmir Ticaret Borsası’nın Ege Gastronomi Projesi var. Urla bir ilçe olarak ülke gastronomi gündeminde çoktan tahta oturdu. Bu konuda daha yapılacak çok ama çok fazla şey var. Pandemiden bir buçuk yıl sonra dünyadaki bütün ülkelerin gıda fiyat endeksleri aşağı inerken, Türkiye’de yükselmeye devam etti. Dolayısıyla artık yeme içme inanılmaz pahalı olmaya başladı. Özellikle kurların baskılanmasıyla yabancılar için de pahalı olmaya başladı. Dolayısıyla bu da gastronomi turizminin önüne örülen bir set oldu.
İzmir’in aslında birçok yol haritası var. Bence bir tane olmalı. İzmir’in EXPO adaylığının ikisinde de aktif görev alan birisiyim. Aslında hazırlanmış bazı dokümanlar var. Bunlar yeniden elden geçirilmeli. Tek potada eritebiliriz. New York gibi bir şehir, hala markalaşma yoluna gidiyorsa, demek ki bizim daha çok yolumuz var. New York’un ihtiyacı olmadığını düşünebilirsiniz. Sürdürülebilir bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor. Mutlaka yurt dışında iddia sahibi şehirlerde neler yapılıyor bakılmalı.
Önümüzdeki süreçte hangi alanlarda yol almayı planlıyorsunuz? Sizi farklı sektörlerde yeni girişimlerle görmek mümkün olacak mı ?
Sanayi alanında olmayı kesinlikle düşünmüyorum. Sofistike tarım ve yüksek teknoloji, daha küçük alanlarda katma değerli, yüksek hizmet ve ürünleri hayata geçirebileceğimiz yerlerde devam edeceğim. Turizm şirketini de benzer bir şekilde farklı odak noktalarıyla farklılaştırmak istiyorum. Değişik odak noktalarıyla turizmi yeniden ele alacağım. Tarım ve teknolojide büyük fırsatlar var. Bu doğru takımla olur. Ciddi yatırımlar yapmadan önce açıkçası çok iyi ve güvenilir bir ekip kurmak ve rekabet yaratan, esin kaynağı olabilecek yatırımlar yapmak gerekiyor. Yoksa altın ve gümüş alıp bazı borsalarda küçük küçük oynayıp paradan para kazanmak.
daha rahat geliyor kulağa. Bir taraftan da yaş kemale eriyor. Bu kadar eğitim, STK tecrübesi ve iş hayatı birikimden sonra şimdilerde ne yapmak istiyorsunuz? Biraz daha yalınlaşmak ve yavaşlamak istiyorum. Tek bir alana odaklanılacaksa o zaman çok iyi ölçüp biçmek lazım. Trendleri çok iyi okuyabilmek gerekiyor. EGİAD üyelerine vermek istediğiniz mesajlar neler? Babanızın deyimiyle her taşın altından çıkmamak mı? (Gülerek…) Daha sade bir düzene geçmek istiyorum. Ancak yine hizmet sektöründe olmaya devam edeceğim, çünkü sadece Türkiye’de değil, İzmir’de değil, dünyada dengeler çok çabuk değişiyor.
Tek bir alana odaklanılacaksa o zaman çok iyi ölçüp biçmek lazım. Trendleri çok iyi okuyabilmek gerekiyor. EGİAD üyelerine vermek istediğiniz mesajlar neler? Babanızın deyimiyle her taşın altından çıkmamak mı? (Gülerek…) Daha sade bir düzene geçmek istiyorum. Ancak yine hizmet sektöründe olmaya devam edeceğim, çünkü sadece Türkiye’de değil, İzmir’de değil, dünyada dengeler çok çabuk değişiyor. EGİAD’tan çok şey kazandım. Birçok dernek bünyesinde görev aldım. Zaten insanın ölünceye kadar kendini geliştirmesi gerekiyor ve 90 yaşında bile hala öğreneceğiniz ve kendinizi geliştirebileceğiniz konular mutlaka olacak. EGİAD benim hayatımda yer eden, gerçekten çok değerli zamanlarımı geçirdiğim, çok şey öğrendiğim bir okul. Diğer yandan önerime gelince; bazı üyeler, özellikle bazı meslek grupları, sadece EGİAD’a değil birçok iş insanı derneğine, örgütüne kendi işlerini geliştirmek için katılıyor.
Ancak EGİAD’da böyle olmamalı. EGİAD için zaman ayırılmalı. Çünkü EGİAD’a ne kadar çok şey verirseniz o kadar çok şey alıyorsunuz. Özellikle bireysel gelişiminiz konusunda çok kıymetli bir yer. EGİAD çok güçlü bir yapılanma. Kendini defalarca ispatlamış bir yapıdan bahsediyoruz. Kurum kültürü olan, kendini tüm ülkeye ispat etmiş harika bir kurum.